Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında yaşanan en tartışmalı değişimlerden biri, devletin dini kimliğinden sıyrılıp laik bir yapıya kavuşma sürecidir. Bu dönüşüm, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanıyla bir anda gerçekleşmedi. On dört yıla yayılan, toplumun farklı kesimlerinde farklı tepkilere yol açan uzun bir süreçti. Altı asırlık İslam devleti geleneğinden gelen bir toplumun, nasıl laik bir cumhuriyete dönüştüğü sorusu, bugün bile tartışılan bir konudur.
![]() |
| Mustafa Kemal'in Asri Hafta'da "Halaskâr ve muhubbîmiz, şanlı ve büyük gazimiz Mustafa Kemal Paşa Hazretleri" alt yazısı ile 1926'da yayımlanan fotoğrafı. |
1923: Cumhuriyetin İlanı ve Belirsizlikler
![]() |
| 3 Kasım 1923 tarihli Resimli Gazete'de Cumhuriyetin İlanı |
29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı, monarşik saltanat rejiminin sona ermesi anlamına geliyordu. Ancak yeni devletin din ile olan ilişkisi belirsizdi. Meclis'te yapılan tartışmalarda, cumhuriyetin karakteri konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardı. Dinin devlet yapısındaki yeri, en çok tartışılan meselelerden biriydi.
Mecliste iki ana grup bulunuyordu. Birinci grup, Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin oluşturduğu modernist kanattı. Bu grup, Batı tarzında laik bir devlet yapısı istiyordu. İkinci grup ise, İslam değerlerinin devlet yapısında korunması gerektiğini savunan muhafazakar kesimdi. Bu iki grup arasındaki gerilim, 1924 yılına kadar devam etti.
Cumhuriyetin ilanından sonraki aylarda siyasi atmosfer gerginlik içindeydi. Ankara'daki iktidar, toplumun büyük kesiminin muhafazakar yapısını göz önünde bulundurarak, radikal adımlar atmaktan çekiniyordu. Değişimin kademeli olması gerektiği düşünülüyordu.
1924: İlk Anayasa ve Çelişkili Kimlik
![]() |
| Teşkilât-ı Esasiye kanunu |
20 Nisan 1924'te kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (1924 Anayasası), yeni devletin hukuki çerçevesini belirledi. Anayasanın 2. maddesinde "Türkiye Devleti'nin dini, din-i İslam'dır" ifadesi yer aldı. Bu madde, Türkiye'nin resmi dininin İslam olduğunu ilan ediyordu. Bir cumhuriyet olarak kurulan devlet, aynı zamanda kendini İslam devleti olarak tanımlıyordu. Bu çelişkili durum, ilerleyen yıllarda değişecekti.
Aynı yıl içinde, 3 Mart 1924'te hilafet kaldırıldı. Bu karar, İslam dünyasında büyük şok etkisi yarattı. Hindistan'dan Mısır'a kadar pek çok İslam ülkesinde protesto gösterileri yapıldı. Türkiye içinde de tepkiler vardı, ancak muhalefet bastırıldı. Hilafetin kaldırılması kararı, meclisteki bazı milletvekillerinin şiddetli itirazlarına rağmen kabul edildi.
Hilafet ile birlikte Şer'iye ve Evkaf Vekâleti lağvedildi, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Şer'iye mahkemeleri kaldırıldı, laik mahkemeler sistemi getirildi. Aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilerek medreseler kapatıldı ve tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Bu adımlar, din ile devlet işlerinin ayrılması yönündeki ilk somut adımlardı.
Bu radikal değişiklikler, toplumda geniş yankı uyandırdı. Özellikle medreselerde eğitim gören binlerce talebe ve din adamı işsiz kaldı. Dini eğitim almış kesim, yeni sistemde kendine yer bulamadı. Bu durum, ilerleyen yıllarda bazı toplumsal huzursuzluklara yol açacaktı.
1925-1927: Direniş ve Sertleşme
![]() |
| Şeyh Sait |
1925 yılında Doğu Anadolu'da Şeyh Sait İsyanı çıktı. Resmi söylem, isyanı "Kürt milliyetçiliği" çerçevesinde açıklamaya çalışsa da, mahkeme tutanaklarında ortaya çıkan gerçek farklıydı. Şeyh Sait, Şark İstiklal Mahkemesi'ndeki sorgusunda, isyanın sebebini açık bir şekilde ifade etti: "Kitaplarda gördük ki 'İmam-ı vakit şeriatın ahkamını icra etmezse üzerine kıyam vaciptir'. Hükümete şeriat meselesini anlatmak istedik." Bir başka ifadesinde ise şunları söyledi: "Artık dinî kanunlar dikkate alınmadığı zaman dünyevi hükümdarlığa karşı koymak vaciptir."
İsyana katılan Hanili Salih Bey de mahkemede Kürtlükle ilgili iddialara şu cevabı verdi: "Maksat bu havalide dinden ibarettir: yalnız din meselesi, yalnız." Bu ifadeler, isyanın temel motivasyonunun hilafet kaldırıldığı, tekke ve medreselerin kapatılması ve laiklik reformları olduğunu gösteriyordu. Kemalist rejimin iddiası ise "Güya dini ve şer'i ve fakat her halde müstakil bir Kürdistan Hükümeti teşkil ve tesis eylemek" yönündeydi. Ancak 92 kişinin yargılandığı mahkeme tutanaklarında, sanıkların hiçbirinin ifadesinde "Kürdistan Hükümeti kurmak" ile ilgili tek bir cümle yer almadı.
İsyan kanlı bir şekilde bastırıldı. 28 Haziran 1925 günü Şeyh Sait ile birlikte 47 kişi idama mahkum edildi ve aynı gece temyiz hakkı verilmeden idam edildiler. İsyan sırasında ve sonrasında binlerce kişi öldü.
İsyanın ardından hükümet, bir dizi sertleştirici tedbirler aldı. 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı ve muhalefet susturuldu. Bu kanunla hükümet, toplumsal düzeni ve huzuru bozmak gerekçesiyle geniş yetkiler aldı. Muhalif gazeteler kapatıldı, yazarlar tutuklandı. Aynı yıl içinde 25 Kasım 1925'te Şapka Kanunu kabul edildi. Geleneksel başlıklar (fes, sarık, takke) yasaklandı, Batı tarzı şapka zorunlu hale getirildi.
Şapka Kanunu, toplumda en büyük tepkilere yol açan reformlardan biriydi. Pek çok kimse için başlık, sadece bir giysi parçası değil, dini ve kültürel kimliğin sembolüydü. Erzurum, Rize, Maraş, Kayseri, Sivas, Giresun gibi şehirlerde şapka karşıtı gösteriler ve ayaklanmalar yaşandı. Güvenlik kuvvetleri bu gösterilere sert müdahale etti. Rize'de, birkaç kişinin şapka takmayı reddetmesi üzerine başlayan olaylar, silahlı bir direnişe dönüştü. Abdülkadir Koçin'in aktardığına göre, bu olaylarda en az 40-50 kişi öldü. Erzurum'da da benzer şekilde, cuma namazı çıkışı şapka karşıtı gösteriler yapılması üzerine güvenlik güçleri müdahale etti ve çatışmalar çıktı.
1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi. Bu kanunla çok eşlilik yasaklandı, dini nikah hukuken geçersiz sayıldı, sadece medeni nikah geçerli kabul edildi. Kadınlara boşanma, miras ve velayet hakları tanındı. Ancak Niyazi Berkes'in belirttiği gibi, bu haklar özellikle kırsal kesimlerde uzun süre kağıt üzerinde kaldı. Pek çok ailede geleneksel yapı devam etti, ikinci-üçüncü eşler gayri resmi olarak evlerde yaşamaya devam etti.
1927-1928: Anayasal Dönüşüm ve Nutuk
![]() |
| Gazi Mustafa Kemal, Nutuk'u sunduğu konuşma sırasında (1927) |
Ekim 1927'de Mustafa Kemal Paşa, Nutuk adıyla bilinen konuşmasını yaptı. 15-20 Ekim tarihleri arasında altı gün süren bu konuşmada, Milli Mücadele yılları anlatıldı ve cumhuriyetin ideolojik temelleri ortaya kondu. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ifadesi, halk egemenliği ilkesini vurguluyordu. Nutuk, aynı zamanda yapılan ve yapılacak reformların meşruiyet zeminini hazırlıyordu.
10 Nisan 1928'de kritik bir anayasa değişikliği yapıldı. 1924 Anayasası'nın 2. maddesindeki "Türkiye Devleti'nin dini, din-i İslam'dır" ibaresi çıkarıldı. Böylece Türkiye, anayasal metinden İslam devleti tanımını kaldırdı. Bu değişiklik, fiilen laikliğin başladığını gösteriyordu. Artık devletin resmi bir dini yoktu.
Aynı yıl içinde Arap alfabesi kaldırıldı, Latin harfleri kabul edildi. Bu değişiklik de toplumda büyük tartışmalara yol açtı. Bir gecede okuryazar olanlar, yeni alfabeyi öğrenene kadar okuma yazma bilmez hale geldiler. Özellikle yaşlı kuşak için bu çok zordu. Ancak hükümet kararlıydı ve alfabenin değişmesi için seferberlik başlatıldı.
1930 Menemen Olayı: Laiklik Karşıtlığının Doruk Noktası
![]() |
| Mustafa Fehmi Kubilay |
23 Aralık 1930'da Menemen'de, laiklik reformlarına karşı tepkinin şiddetli bir örneği yaşandı. Giritli Derviş Mehmet adında bir kişi, bir grup taraftarıyla birlikte "şeriat isteriz, laiklik istemeyiz" sloganlarıyla ayaklandı ve ellerinde yeşil bir sancak taşıyarak şehrin çarşısına girdiler. Yedek Subay Mustafa Fehmi Kubilay, olayı bastırmak için gittiğinde isyancılar tarafından şehit edildi ve başı kesildi.
Olay, askeri birlikler tarafından aynı gün bastırıldı. Olayın ardından geniş çaplı tutuklamalar yapıldı. Feroz Ahmad'ın aktardığına göre, olayla doğrudan ilgisi olmayan pek çok kişi de "irticai faaliyette bulunmak" gerekçesiyle tutuklandı. 28 kişi idam edildi, yüzlerce kişi hapis cezasına çarptırıldı. Menemen halkı, toplu olarak "isyana göz yummak"la suçlandı.
Menemen Olayı, rejimin laiklik konusunda hiçbir taviz vermeyeceğini gösterdi. Ancak aynı zamanda, cumhuriyetin kuruluşundan yedi yıl sonra bile, toplumun bir kesiminde laiklik karşıtlığının ne kadar güçlü olduğunu ortaya koydu. Erik Jan Zürcher'in ifadesiyle, bu olay "tek parti döneminin baskıcı yapısını meşrulaştırmak için kullanılan bir araç" haline geldi. Olayın ardından irtica korkusu, sistemik bir baskı aracı olarak kullanıldı.
1937: Laikliğin Anayasaya Girmesi
5 Şubat 1937'de yapılan anayasa değişikliği ile laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na eklendi. Anayasanın 2. maddesine "Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçıdır" ifadesi eklendi. Laiklik, Cumhuriyet'in altı temel ilkesinden biri olarak anayasal güvence altına alındı.
Bu değişiklik, 1931 yılında CHP kongresinde kabul edilen "Altı Ok" ilkelerinin anayasaya yansımasıydı. On dört yıllık bir sürecin sonunda Türkiye, kendini resmen laik bir devlet olarak tanımladı. Ancak bu tanımlama, toplumun tüm kesimlerince kabul görmedi.
1930'lu yıllar boyunca kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi (1934), kılık kiyafet düzenlemeleri yapıldı, tekke ve zaviyeler kapatıldı (1925). Her bir adım, toplumun geleneksel yapısını değiştirmeyi amaçlıyordu. Ancak bu değişim, özellikle kırsal kesimlerde yüzeysel kaldı.
Halkın Laiklik Reformlarına Tepkisi: Bölünmüş Bir Toplum
Türkiye'nin laikleşme süreci anlatılırken, genellikle devlet ve liderler merkezli bir anlatı hakimdir. Ancak halkın bu reformlara nasıl tepki verdiği, sürecin belki de en önemli yönüdür. Gerçek şu ki, laiklik reformları toplumun farklı kesimlerinde çok farklı karşılıklar buldu.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerdeki aydın kesim ve devlet memurları, laiklik reformlarını destekledi. Bu kesim için laiklik, modernleşmenin bir gereğiydi. Bernard Lewis'in ifadesiyle, bu kesim Batı medeniyetine hayranlık duyuyor ve Türkiye'nin geri kalmışlığının sebebini dinin toplumsal hayattaki ağırlığında görüyordu.
Özellikle genç kuşak ve kentli kadınlar, reformları memnuniyetle karşıladı. 1935 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne giren 18 kadın milletvekili, reformların kentli kesimde bulduğu desteğin somut göstergesiydi. Ancak bu destek, toplumun küçük bir azınlığını temsil ediyordu.
Laiklik reformlarına en büyük tepki, Anadolu'nun kırsal kesimlerinden geldi. Feroz Ahmad'ın araştırmalarına göre, 1925-1935 yılları arasında küçük çaplı pek çok direniş hareketi yaşandı. Bunların çoğu kayıtlara "asayiş olayları" olarak geçti, ancak arka planında laiklik reformlarına tepki vardı.
Hilafetin kaldırılması, köylerde derin bir şok etkisi yarattı. Pek çok köylü için halife, İslam dünyasının lideri ve İslam'ın sembolüydü. Hilafetin kaldırılması, bazılarınca dinden çıkma olarak algılandı. Bernard Lewis'in aktardığına göre, bazı köylerde insanlar "artık müslüman devlet yok" diyerek yas tuttular. Ancak bu tepkiler organize bir direniş haline gelemedi, çünkü devlet baskısı çok güçlüydü.
Şapka Kanunu, en çok tepki çeken reformlardan biriydi. Geleneksel fes ve sarık giyen erkekler, şapka takmayı "gâvur gibi giyinmek" olarak görüyorlardı. Rize'de, Erzurum'da, Maraş'ta şapka karşıtı gösteriler oldu. Bu gösterilerde güvenlik kuvvetleri sert müdahale etti, çok sayıda kişi öldü. Tarık Zafer Tunaya'nın aktardığına göre, bazı bölgelerde insanlar şapka takmak yerine evden çıkmamayı tercih etti. Özellikle yaşlı kuşak, ömür boyu şapka takmadı.
Tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925), binlerce dervişin işsiz kalması anlamına geldi. Tasavvuf geleneğine bağlı kesim, bu kararı İslam'a saldırı olarak gördü. Tarikatlar yasaklandı, ancak yeraltına indi. Kemal Karpat'ın belirttiği gibi, tarikatlar resmi olarak yasaklanmış olsa da, evlerde gizlice faaliyetlerini sürdürdüler. Bu durum, onlarca yıl devam etti.
Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan köylü kesimin tepkisi belirsizdir. Niyazi Berkes, köylü kesimin reformlara "sessizce uyum sağladığını" yazar. Ancak bu uyum, reformları içselleştirmekten ziyade, devlet otoritesine boyun eğmekten kaynaklanıyordu. Köylüler, devletin gücünü bildikleri için açıktan karşı çıkmıyorlardı.
Köylerde laiklik reformları yüzeysel kaldı. Medeni nikah zorunlu olsa da, pek çok yerde dini nikah devam etti. İki nikah yapma geleneği yaygınlaştı: biri resmi, biri gerçek. Din dersleri okullardan kaldırılsa da, çocuklar köy hocalarından Kuran öğrenmeye devam etti. Bu durum, hükümet tarafından bilinse de göz yumuldu, çünkü köylere kadar ulaşacak kontrol mekanizması yoktu.
Kadınlara tanınan haklar, köylerde pek bir şey değiştirmedi. Kemal Karpat'ın belirttiği gibi, köy hayatında ataerkil yapı devam etti. Kadınlar teoride eşit hakka sahipti, ama pratikte aynı konumdaydılar. Miras hakları tanınmış olsa da, birçok ailede kızlar mirası "ağabeylerine bağışladılar." Bernard Lewis'in ifadesiyle, "kanunlar değişti ama toplum henüz hazır değildi."
Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlanan resmi din adamları, reformları desteklemek zorunda kaldılar. Ancak halk nezdinde itibarları azaldı. Pek çok köylü, resmi imamları "hükümetin adamı" olarak görüyordu.
Öte yandan, medrese geleneğinden gelen ve yeni sistemde kendine yer bulamayan din adamları, reformlara muhalefet etti. Ancak bu muhalefet açıkça yapılamadı. Feroz Ahmad'ın aktardığına göre, bazı imamlar hutbelerinde dolaylı yollardan laiklik eleştirisi yapıyordu, ancak bu yakalanırsa cezası ağırdı.
Modernist din adamları da vardı. İzmirli İsmail Hakkı gibi bazı âlimler, laikliğin İslam'a aykırı olmadığını savundu. Ancak bu görüş, geniş halk kitlelerinde kabul görmedi.
1930'larda Türkiye'de muhalif basın yoktu. Bütün gazeteler, laiklik reformlarını övüyordu. Muhalif yazılar yazan gazeteciler cezalandırılıyordu. Bu nedenle, dönemin basınına bakarak halkın gerçek düşüncelerini anlamak mümkün değildir.
Aydınlar arasında da eleştiri sesi yükselmedi. Eleştiren yazarlar sürgüne gönderiliyor ya da susturuluyordu. Erik Jan Zürcher'in ifadesiyle, "tek parti dönemi, eleştiriye tahammülsüz bir dönemdi."
Kaynaklar
• Feroz Ahmad, (1993). The Making of Modern Turkey. London: Routledge, s. 76.
• Niyazi Berkes, (1964). Türkiye'de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 502.
• Abdülhakim Koçin, (2020). Şark İstiklal Mahkemesi Şeyh Said Davası Mahkeme Tutanakları. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, s. 24, s. 120.
• Kemal Karpat, (2010). Türk Demokrasi Tarihi. İstanbul: Timaş Yayınları, s. 127.
• Bernard Lewis, (1961). The Emergence of Modern Turkey. London: Oxford University Press, s. 408.
• Tarık Zafer Tunaya, (1952). Türkiye'de Siyasi Partiler 1859-1952. İstanbul: Doğan Kardeş Yayınları, s. 198.
• Erik Jan Zürcher, (2000). Modernleşen Türkiye'nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, s. 225.






1 Yorumlar