Osmanlı tarihini incelerken bazı ailelerin devletin kaderinde oynadığı rol göz ardı edilemez. Çandarlılar da işte bu ailelerden biridir. Yüz yıla yakın süren iktidarları boyunca Osmanlı yönetiminin merkezinde yer aldılar, kararlarıyla imparatorluğun gidişatını etkilediler. Ancak sonları da bir o kadar çarpıcı oldu. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesinden hemen sonra Çandarlı Halil Paşa'nın idamı, sadece bir vezirin değil, bir dönemin de sonunu getirdi.

Çandarlı ailesinin İznik'teki türbesi


Çandarlıların Yükselişi

Çandarlı ailesi, Batı Anadolu'daki Germiyan Beyliği topraklarından geliyordu. Bugünkü İzmir'in Aliağa ilçesine bağlı Çandarlı kasabasından isimlerini alan aile, başlangıçta mütevazı bir konumdaydı. Türkmen kökenli bu ailenin devlet hizmetine girişi, Osmanlı tarihinin en parlak dönemlerinden birine denk geldi. I. Murad'ın saltanatı sırasında Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa, ailenin ilk önemli ismiydi.

Kara Halil'in devlet kademelerindeki yükselişi oldukça ilginçtir. İlk olarak 1364 yılında kazaskerlik görevine getirildi. Kazaskerlik, şer'i hukuk işlerinden sorumlu olan ve dönemin en prestijli görevlerinden biriydi. Kara halil bu görevi alan ilk kişi olarak tarihe geçti. Osmanlı Devleti'nde adalet sisteminin temellerinin atılmasında Kara Halil'in etkisi büyüktür. Şer'i hukukun devlet düzenine nasıl entegre edileceği, kadıların nasıl atanacağı, mahkemelerin nasıl işleyeceği gibi konularda önemli düzenlemeler yaptı. Mahkemelerin çalışma düzeni ve kadılık sisteminin kurulması onun döneminde şekillendi. 

Kara Halil'in I. Murad'ın güvenini kazanması tesadüf değildi. Dönemin kroniklerine göre son derece zeki, hesap bilen ve diplomatik yeteneklere sahip biriydi. I. Murad, devletini kurumsallaştırırken Kara Halil gibi yetenekli insanlara ihtiyaç duyuyordu. Kara Halil de bu fırsatı iyi değerlendirdi ve kısa sürede kazaskerlikten vezirliğe, oradan da vezir-i azamlığa yükseldi. Bu yükseliş sadece kişisel bir başarı değildi; aynı zamanda Çandarlı ailesinin Osmanlı bürokrasisindeki uzun iktidarının da başlangıcıydı.

Kara Halil'in vefatından sonra oğlu Ali Paşa, babasının koltuğuna oturdu. Babadan oğula geçen vezir-i azamlık geleneği, Osmanlı tarihinde alışılmadık bir durumdu. Ali Paşa'nın bu göreve getirilmesi, ailenin devlet nezdindeki itibarının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. I. Murad ve ardından gelen Yıldırım Bayezid dönemlerinde görev yapan Ali Paşa, Osmanlı'nın Balkanlar'daki fetihlerinde önemli roller üstlendi.

1389 yılındaki Kosova Savaşı, Ali Paşa'nın kariyerinin en önemli dönüm noktalarından biriydi. Bu savaş Osmanlı tarihinin akışını değiştiren olaylardan biri olarak kabul edilir. Sırplar, Boşnaklar ve diğer Balkan kavimlerinin oluşturduğu ittifak ordusuna karşı kazanılan zafer, Osmanlı'nın Balkanlar'daki hakimiyetini kesinleştirdi. Ali Paşa sadece askeri stratejilerde değil, savaş sonrası düzenlemelerde de etkili oldu. Fethedilen topraklarda tımar sisteminin kurulması, yerel beylerin Osmanlı sistemine entegre edilmesi gibi konularda aldığı kararlar, bölgenin uzun vadeli idaresi açısından kritikti.

Ali Paşa ayrıca Edirne'nin gelişmesine büyük katkı sağladı. Şehir, I. Murad döneminde başkent olmuştu ama gerçek anlamda gelişmesi Ali Paşa'nın çabalarıyla oldu. Camiler, medreseler, çarşılar inşa ettirdi. Edirne'deki Çandarlı Ali Paşa Camii bugün hala ayaktadır ve erken dönem Osmanlı mimarisinin güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Tek kubbeli plan şemasıyla inşa edilen cami, sadeliği ve zarafeti birleştiren bir yapıdır. Ali Paşa sadece bir asker ya da bürokrat değildi; aynı zamanda bir hayırseverdi. Vakıflar kurdu, eğitim kurumlarını destekledi. İznik'teki medresesi dönemin önemli ilim merkezlerinden biri haline geldi.

Çandarlı ailesinin en uzun süre vezir-i azamlık yapan ve tartışmasız en tartışmalı üyesi II. Halil Paşa'dır. II. Murad döneminde göreve başlayan Halil Paşa, yaklaşık otuz yıl boyunca bu makamı elinde tuttu. Bu süre, tek bir vezir-i azam için Osmanlı tarihinde oldukça uzun bir dönemdir. Halil Paşa'nın bu kadar uzun süre görevde kalması, onun siyasi dehası ve diplomatik yetenekleriyle açıklanabilir.

Halil Paşa'nın vezir-i azamlık yaptığı dönem, Osmanlı Devleti için oldukça sıkıntılı yıllardı. Anadolu'da Timur istilasının yarattığı tahribat henüz tam anlamıyla giderilmemişti. Şehzadeler arasındaki taht mücadeleleri devleti yıpratmıştı. Balkanlarda ise Haçlı tehdidi her zaman gündemdeydi. İşte böyle karmaşık bir dönemde Halil Paşa, devletin idaresini elinde tuttu. Onun yaklaşımı genellikle temkinli ve hesaplıydı. Gereksiz risk almaktan kaçınır, diplomatik yollarla sorunları çözmeye çalışırdı.

1444 yılındaki Varna Savaşı, Halil Paşa'nın bu tutumunu net şekilde gösteren bir örnektir. Macar Kralı ve Haçlı ordusu Osmanlı topraklarına doğru ilerliyordu. Bazı komutanlar hemen savaşılması gerektiğini söylerken, Halil Paşa daha temkinliydi. Hatta bazı kaynaklara göre Macarlarla barış yapılması gerektiğini savundu. Ancak II. Murad savaşa karar verdi ve Osmanlı ordusu Varna'da Haçlıları ezici bir şekilde yendi. Bu zafer sonrasında bile Halil Paşa'nın temkinli tavrı değişmedi. O, ani ve riskli kararlardan ziyade istikrarlı ve sürdürülebilir politikaları tercih ediyordu.

Varna zaferinden sonra ilginç bir gelişme yaşandı. II. Murad tahttan çekilmek istedi ve genç şehzade Mehmed'i sultan ilan etti. Bu dönemde Halil Paşa fiilen devleti yönetti. Genç sultanın naipliğini yaptı, deneyimsiz Mehmed'e devlet işlerini öğretmeye çalıştı. Ancak bu dönem uzun sürmedi. 1446'da Yeniçeri Ocağı isyan etti ve II. Murad'ın yeniden tahta geçmesini istedi. Bu isyan, aslında Halil Paşa'nın Yeniçeriler üzerinde yeterli kontrole sahip olmadığını gösterdi. Yeniçeriler, devşirme sistemiyle yetişmiş, sultana doğrudan bağlı askerlerdi. Çandarlılar gibi köklü Türk ailelerine karşı bir mesafe duyuyorlardı.

II. Murad'ın 1451'de vefatıyla birlikte genç Mehmed tekrar tahta çıktı. Artık daha tecrübeli ve kararlıydı. Halil Paşa ise hala vezir-i azamdı ama genç sultan ile aralarındaki görüş ayrılıkları giderek belirginleşiyordu. En önemli anlaşmazlık konusu İstanbul'un fethi meselesiydi.

 Çandarlı-Fatih Gerginliği

İstanbul, yüzyıllardır Osmanlı sultanlarının hayaliydi. Şehrin stratejik önemi tartışmasızdı. Avrupa ile Asya'yı birleştiren bu şehir aynı zamanda ticaret yollarının kesiştiği bir merkez, Hristiyan dünyasının sembolik başkentiydi. Genç Fatih Sultan Mehmed, tahta çıkar çıkmaz İstanbul'u fethetme fikrine takıldı. Ancak Halil Paşa bu fikre sıcak bakmıyordu.

Halil Paşa'nın muhalefetinin birkaç sebebi vardı. Öncelikle askeri açıdan riskliydi. Bizans İmparatorluğu her ne kadar zayıflamış olsa da, şehrin surları hala dünyanın en güçlü savunma sistemi olarak kabul ediliyordu. Theodosian Surları yüzyıllardır birçok kuşatmaya dayanmıştı. Ayrıca diplomatik sonuçlar da düşünülmeliydi. İstanbul'a saldırı, Avrupa'nın tüm Hristiyan devletlerini Osmanlı'ya karşı birleştirebilirdi. Ekonomik maliyeti de göz ardı edilemezdi. Böyle büyük bir sefer için muazzam kaynaklar gerekiyordu. Halil Paşa bütün bu riskleri hesaba katıyordu.

Kronikler, Halil Paşa'nın genç sultana "Bu seferin zamanı değil" dediğini yazar. Hatta bazı kaynaklara göre "Bizans ile barış içinde yaşamalıyız" önerisinde bulundu. Ancak Fatih Sultan Mehmed kararlıydı. Genç sultanın vizyonu, Halil Paşa'nın temkinli politikasından çok farklıydı. Mehmed sadece güçlü bir sultan değil, aynı zamanda tarih yazan bir fatih olmak istiyordu.

1453 baharında kuşatma başladı. Halil Paşa'nın endişelerine rağmen sefer hazırlıkları tamamlandı ve Osmanlı ordusu İstanbul surları önüne konuşlandı. Elli üç günlük yoğun muharebeden sonra, 29 Mayıs 1453'te İstanbul düştü. Bizans İmparatorluğu sona erdi ve Osmanlı Devleti yeni bir döneme girdi. Fetih, Fatih'in haklı çıktığını gösterdi ve Halil Paşa'nın itibarını sarstı.

İstanbul'un fethinden sadece bir ay sonra, 1 Temmuz 1453'te şok edici bir haber yayıldı: Çandarlı Halil Paşa idam edilmişti. Otuz yıl boyunca devleti yöneten, Osmanlı tarihinin en uzun süre vezir-i azamlık yapan bu adam, artık yoktu. İdamın şekli de dikkat çekiciydi. Bir vezir-i azamın bu şekilde öldürülmesi Osmanlı tarihinde eşi görülmemiş bir durumdu.

İdamın gerekçeleri konusunda tarihçiler hemfikir değil. Resmi kayıtlar, Halil Paşa'nın Bizanslılarla gizli ilişkiler kurduğunu ve hainlik yaptığını iddia eder. Ancak modern tarihçilerin çoğu bu iddialara temkinle yaklaşıyor. Halil İnalcık, durumu farklı açıklıyor. Ona göre Fatih Sultan Mehmed merkeziyetçi bir yönetim kurmak istiyordu ve bunun için eski Türk aristokrasisini tasfiye etmesi gerekiyordu. Çandarlılar, bu aristokrasinin en güçlü temsilcisiydi. İnalcık'ın deyişiyle Fatih'in Çandarlı Halil Paşa'yı ortadan kaldırması, eski Türk aristokrasisine karşı açtığı mücadelenin bir parçasıydı.

İlber Ortaylı da benzer görüşte. Ona göre idamın asıl nedeni, Halil Paşa'nın İstanbul kuşatmasına karşı çıkmasıydı. Fatih, kendi otoritesini sorgulayan, kararlarına karşı çıkan hiçbir gücü kabul etmiyordu. Halil Paşa'nın itirazları genç sultanın gözünde sadece bir fikir ayrılığı değil, aynı zamanda otorite meydan okuması olarak görüldü. 

İdam sonrasında Çandarlı ailesinin mallarına el konuldu. Aile mensupları devlet kademelerinden uzaklaştırıldı. Yüz yıllık bir iktidar böylece sona erdi. Halil Paşa'dan sonra vezir-i azamlığa getirilen Zaganos Paşa bir devşirmeydi. Bu atama sembolik bir anlam taşıyordu: Artık Osmanlı yönetiminde devşirme sisteminin hakimiyeti başlamıştı.

Devşirme Sisteminin Yükselişi ve Türk Aristokrasisinin Sonu

Çandarlıların tasfiyesi, aslında Osmanlı Devleti'nde yaşanan büyük bir dönüşümün parçasıydı. 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı yönetiminde iki farklı güç grubu vardı. Birincisi, Çandarlılar gibi Türkmen kökenli, Anadolu'dan gelen köklü ailelerdi. İkincisi ise devşirme sistemiyle toplanan ve özel bir eğitimden geçirilerek yetiştirilen kölelerin oluşturduğu gruptu.

Devşirme sistemi, Balkanlar'daki Hristiyan ailelerden alınan çocukların İslam'a göre eğitilmesi ve devlet hizmetine sokulması prensibine dayanıyordu. Bu çocuklar ailesinden, memleketinden koparılıyor ve sultana mutlak bağlılık duygusuyla yetiştiriliyordu. Sistemin mantığı, bu insanların ailesine, kabilesine veya herhangi bir yerel güce bağlı olmadıkları için tamamen sultana sadık kalacakları fikrine dayanıyordu. Oysa Çandarlılar gibi köklü Türk aileleri, kendi güç tabanlarına, mali kaynaklarına ve toplumsal prestijlerine sahiptiler. Bu durum onları kısmen sultandan bağımsız kılıyordu.

Fatih Sultan Mehmed, mutlak bir merkezi otorite kurmak istiyordu. Bu hedef için Çandarlılar gibi aristokrat ailelerin gücü kırılmalıydı. Halil Paşa'nın idamı bu politikanın ilk ve en çarpıcı adımıydı. Bundan sonra vezir-i azamlık makamına genellikle devşirme kökenli kişiler getirildi. 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin en güçlü vezir-i azamları—Sokullu Mehmed Paşa, Rüstem Paşa, Koca Sinan Paşa—hepsi devşirme sisteminden gelmişti.

Bu dönüşüm Osmanlı Devleti'nin merkezileşmesi ve güçlenmesi açısından önemliydi. Ancak aynı zamanda Türk unsurunun devlet yönetimindeki etkisinin azalması anlamına da geliyordu. Osmanlı sarayında artık Türkçe kadar Sırpça, Arnavutça, Boşnakça da konuşuluyordu çünkü vezirler bu topraklardan alınan devşirmelerdi.

Çandarlıların Katkıları

Çandarlı ailesi sadece siyasi ve askeri alanlarda değil, ekonomi yönetiminde de etkili oldu. Osmanlı ekonomisinin temel taşlarından biri olan tımar sisteminin düzenlenmesinde Çandarlıların önemli katkıları vardı. Tımar sistemi, hem devletin askeri gücünü sağlamak hem de toprak düzenini kurmak için tasarlanmış karmaşık bir yapıydı.

Sistem şöyle işliyordu: Devlet, fethettiği toprakları doğrudan kendisi işletmek yerine sipahilere veriyordu. Sipahiler bu topraklardan vergi toplayor ve karşılığında savaş zamanı atlı asker olarak orduya katılıyorlardı. Çandarlılar, bu sistemin adaletli işlemesi için çaba gösterdiler. Toprakların nasıl dağıtılacağı, sipahilerin hangi haklara sahip olacağı, köylülerin nasıl korunacağı gibi konularda düzenlemeler yaptılar.

Ticaret politikaları da Çandarlı vezirlerin ilgi alanındaydı. Özellikle Ali Paşa döneminde ticaret yollarının güvenliği sağlandı. Bursa ve Edirne gibi şehirler önemli ticaret merkezleri haline geldi. İpek Yolu'nun Osmanlı topraklarından geçen kısmının güvenliği titizlikle korundu. Tüccarlar için kervansaraylar inşa edildi, güvenlik güçleri tahsis edildi. Bu politikalar sayesinde Osmanlı ekonomisi gelişti ve devletin vergi gelirleri arttı. Çandarlıların ekonomi yönetimine pragmatik yaklaşımı, Osmanlı İmparatorluğu'nun 15. yüzyıldaki ekonomik gücünün temellerini oluşturdu.

Çandarlı ailesi mensupları sadece devlet adamı değil, aynı zamanda hayırseverlerdi. Yaşadıkları şehirlerde kalıcı eserler bıraktılar. Bu eserler bugün bile ayakta durarak o dönemin mimari anlayışını ve toplumsal değerlerini yansıtıyor.

Edirne'deki Çandarlı Ali Paşa Camii, ailenin en önemli mimari eseridir. 1407-1413 yılları arasında inşa edilen cami, erken dönem Osmanlı mimarisinin karakteristik özelliklerini taşır. Tek kubbeli plan şeması, sade ama zarif süslemeleri ile dikkat çeker. Caminin yanında bir medrese ve bir de imaret vardı. İmaret, yoksullara bedava yemek dağıtan bir kurum olarak hizmet veriyordu. Bu tür sosyal hizmet kurumları, Osmanlı toplumunun dayanışma ruhunun somut örnekleridir.

İznik'te bulunan Çandarlı Halil Paşa Medresesi de dönemin önemli eğitim kurumlarından biriydi. Medresede Arapça, Farsça, fıkıh, tefsir gibi dersler veriliyordu. Buradan mezun olan öğrenciler kadı, müderris veya başka devlet görevlisi olarak kariyerlerine başlıyorlardı. Osmanlı eğitim sisteminin gelişmesinde bu tür medreselerin rolü büyüktür.

Çandarlılar kurdukları vakıflarla da topluma hizmet ettiler. Vakıflar, İslam toplumlarında sosyal güvenlik sisteminin bir parçası olarak işlev görüyordu. Çandarlı vakıfları, camilerin bakımından, medreselerin işletilmesinden, fakirlere yardımdan sorumluydu. Bu vakıflar ailenin idamından sonra bile bir süre varlığını sürdürdü, toplumsal hizmetler vermeye devam etti.

Çandarlı ailesi mensupları, Osmanlı diplomasisinin şekillenmesinde de etkili oldular. Özellikle Balkan devletleri ve Anadolu beylikleriyle ilişkilerde ailenin deneyimi ve bilgisi önemliydi. Ali Paşa döneminde Sırp Despotluğu, Macar Krallığı ve Eflak Voyvodalığı ile sürdürülen diplomatik ilişkiler, Osmanlı'nın bölgedeki nüfuzunu artırdı.

Çandarlılar genellikle savaştan çok diplomasiyi tercih eden bir çizgideydi. Bu yaklaşım özellikle II. Halil Paşa döneminde belirginleşti. Avrupa devletleriyle gereksiz çatışmalardan kaçınılması gerektiğini düşünüyordu. Macaristan ve Venedik ile yapılan antlaşmalarda Halil Paşa'nın imzası vardı. Bu antlaşmalar sayesinde Osmanlı Devleti, iç sorunlarını çözmek ve Anadolu'daki birliğini sağlamak için zaman kazandı.

Ancak Halil Paşa'nın bu temkinli diplomasisi, bazı çevrelerce zayıflık olarak algılandı. Özellikle genç ve hırslı Fatih Sultan Mehmed, bu politikadan memnun değildi. Mehmed'e göre Osmanlı Devleti artık yeterince güçlüydü ve büyük hedeflere yönelmeliydi. İstanbul meselesi de bu bağlamda bir dönüm noktası oldu. Halil Paşa'nın diplomasi yoluyla Bizans ile barış içinde yaşanması önerisi, Fatih'in fetih hırsıyla çatıştı.

Çandarlı ailesi sadece siyasi ve ekonomik alanlarda değil, kültürel alanda da etkili oldu. Aile mensupları, ilim ve sanata önem veren, medreseler kuran, alimleri destekleyen kişilerdi. Özellikle Çandarlı Halil Paşa'nın İznik'teki medresesi, dönemin önemli ilim merkezlerinden biriydi. Buradan yetişen alimler, Osmanlı ilim dünyasında önemli roller üstlendiler.

Ayrıca Çandarlılar, Farsça ve Arapça'ya hakim, şiir ve edebiyata ilgi duyan kişilerdi. Sarayda yapılan edebiyat meclislerine katılıyorlar, şairleri destekliyorlardı. Bu tutum, Osmanlı saray kültürünün gelişmesine katkıda bulundu. 15. yüzyılda Osmanlı kültür hayatının zenginleşmesinde Çandarlılar gibi ailelerin rolü önemliydi.

Çandarlıların kurdukları vakıflar da kültürel açıdan önemliydi. Bu vakıflar sadece fiziksel yapılar inşa etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu yapıların işletilmesini, kitapların çoğaltılmasını, alimlere maaş bağlanmasını da sağlıyordu. Osmanlı vakıf sistemi sayesinde bilgi ve kültür nesiller boyunca aktarılabiliyordu.

Kaynaklar

Halil İnalcık, (2000). Osmanlı'da Devlet, Hukuk, Adalet. Eren Yayınları, s. 78.

Halil İnalcık, (2003). Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ 1300-1600. Yapı Kredi Yayınları, s. 57, s. 64.

Halil İnalcık, (2009). Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I. İş Bankası Kültür Yayınları, s. 23, s. 31.

Halil İnalcık, (2014). Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I. Türk Tarih Kurumu, s. 98, s. 112.

İlber Ortaylı, (2015). Osmanlı Toplumunda Aile. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 91.

İlber Ortaylı, (2018). Osmanlı İmparatorluğu'nda İktisadi ve Sosyal Değişim. Kronik Kitap, s. 47, s. 63.

İlber Ortaylı, (2019). Tarih Yazıları. Kronik Kitap, s. 134.

İlber Ortaylı, (2020). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. Kronik Kitap, s. 89, s. 103.